Güvenlik ve Savunma Reformu

Güvenlik ve Savunma Reformu

2006 yılından itibaren “Türkiye'nin Stratejik Vizyonu 2023” başlığı altında geliştirdiğimiz ve Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül'ün himayesinde başlattığımız Türkiye'nin Stratejik Vizyonu 2023 Projesi’nin “Stratejik Lokomotif  Sektörler”inden biri olan “Güvenlik Savunma ve Savunma Sanayii 2023” faaliyetleri ile sektöre dair çalışmalara başlamıştık. Dönemin Müsteşarı Sayın Murad Bayar Bey’in ve Sayın Bakanımızın da ilgileriyle ilk çalışmaları yaptık ve devam eden süreçte Yeni Müsteşarımız ve Bakanımız da yakın ilgilerini bizden esirgemediler, sağ olsunlar.  
 
Bu çalışmalar zaman içerisinde daha da kurumsallaştı ve yeni çalışmalara, yeni kurumsallaşmalara zemin oluşturdu. Bugün burada tartışacağımız “Türk Savunma Sanayiinin Geleceği” başlıklı Stratejik Rapor bunlardan bir tanesi. 03-05 Aralık 2015 tarihinde İstanbul'da yapılacak “İstanbul Güvenlik Konferansı” Türkiye'de bir ilk olacak. Ayrıca yine Murad Bayar Bey’in teklifi ile başladığımız - yeni müsteşarımızla da devam etiğimiz - bu alanda çalışacak bir düşünce kuruluşunun Ankara merkezli olarak oluşturulması noktasında Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü de kurumsallaşma olarak belli bir aşama kaydetti. Önümüzdeki dönemde bu kurumsallaşmanın hep birlikte “öğrenen bir süreç” olarak daha da yerine oturacağı kanaatindeyiz. Bununla ilgili de zaten detaylı sunum olacak.
 
Tabii, ne yapmamız gerektiğini görebilmemiz için nerede olduğumuza bakmamız gerekiyor. Çok kısa bir ufuk turuyla olaya nasıl baktığımızı size arz etmeye çalışacağım. Şüphesiz ki son on yıl, geçmiş tarih seviyesine göre yüz yıllık etkiler bıraktı ve önümüzdeki on yılda neler yapacağımız da yüzyılın kalanında nerede olacağımızı belirleyecek. Bu ifadenin duygusal bir ifade olmadığını düşünüyorum çünkü yüz yıl aradan sonra bütün kartların yeniden dağıtıldığı ve bütün dengelerin, üretim-tüketim kalıpları başta olmak üzere bütün sosyal, siyasi, ekonomik ve stratejik dengelerin yeniden tartışıldığı ve paylaşıldığı bir dönemden geçiyoruz.  Çok dış politika egzersizi ile sizi yormak istemem ama 11 Eylül 2001’den bu tarafa gelişen, önce çok kutuplu sonra iki kutuplu, Doğu Batı olarak oluşturulmaya çalışılan küresel rekabet içerisinde doğudaki ve güneydeki yeni çıkan güçler ve Batılı geleneksel güçler arasındaki rekabet ve paylaşım kavgasında üç temel enstrüman kullanıldığını tekrarlamakta yarar görüyorum. Bunlar; “mikro-milliyetçilik”,  “entegrasyon” ve “öngörülemezlik” olarak şekilleniyor.
 
İlki olan mikro-milliyetçilik açısından nerede olduğumuza baktığımızda, hepimizin risklerimiz konusunda belli bir birikimi var. Dolayısıyla mikro-milliyetçilik akımının Bölge’de ve Dünya’da açacağı tahribat belli; güvenlik sorunları, güvenlik ihtiyaçları, savunma ihtiyaçları konusunda hem olumlu hem olumsuz senaryoları bulunduğumuz konuma göre üretmemiz mümkün. Önümüzdeki on yıl içerisinde Birleşmiş Milletlere üye ülke sayısının, iki katına, hatta dört katına çıkabileceği konusunda öngörüler var.  Sayı olarak çok gerçekçi görünmese de bu yönde ciddi ve güçlü işaretler olduğunu ve Batı’daki refah paylaşımının biraz daha bozulması durumunda aynı sonuçlarla geleneksel Batılı ülkelerin de yüzleşebileceğini hep birlikte görebiliyoruz.  Dolayısıyla mikro milliyetçiliğin hem ulusal hem uluslararası ölçekte oluşturacağı türbülansın, sektör olarak nerede durduğumuzu belirleme konusunda önemli olduğunu düşünüyorum.  
 
İkincisi, entegrasyon… Bu kadar çok sayıda ülkenin ve yeni “küçük ülke” adayının bulunduğu uluslararası sistemde rekabet etme şansı olmadığı için Avrupa Birliğini model alan çok sayıda entegrasyon çalışması var. Latin Amerika'da, Afrika'da, Asya'da çok fazla çeşitli ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel kodlarla oluşturulmuş entegrasyonlar var. Fakat en belirgin hâle geleni; Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı ve Transpasifik Ortaklığı süreci. Transpasifik Ortaklığı süreci bildiğiniz gibi geçen hafta tamamlandı. Transatlantik süreci de tamamlandığında Batılı ülkeler ve onların geleneksel müttefikleri arasında dünya ticaretinin %73’ünü kontrol eden bir yapı ortaya çıkacak. Bu da Çin'in, Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesiyle alt üst olan standartların tekrar Batılı blok tarafından belirlenmesini sağlayacak. Doğu ile Batı arasında, başat ülkeler arasında kalan yaklaşık yüz ülkenin de bu türbülansta, bu rekabette var olup olmayacakları veya tek parçamı, çok parçalı mı olacakları yahut tamamen silinip silinmeyecekleri entegrasyon tercihleri yada uyum sağlama kabiliyetlerine göre değişecek.
 
Biz Avrupa Birliği üyesi olmadığımız için hem Transatlantik sürecinin dışındayız Pasifik'e komşu olmadığımız için de Transpasifik sürecinin dışındayız. Bu yeni entegrasyonların, bunların benzer alternatiflerinin de Asya'da kurulmaya çalışıldığını birlikte izliyoruz. Bu entegrasyonlar içerisinde Türkiye'nin nereye oturduğunu ve olası riskleri konusunda ve sektörün de yeni konulacak standartlardan nasıl etkileneceği konusun da çokça egzersiz yapmamız gerektiği kanaatindeyim. Tüm bunlar savunma sanayiini ilgilendirdiği gibi hayatın her alanını ilgilendiren gelişmeler. 
 
Üçüncüsü ise “öngörülemezlik” üzerinden dünya şekilleniyor.  “Başarıda başarısızlık” gibi bir kavramın artık kurumsallaştığı - daha doğrusu, böyle bir tecrübenin yaşandığı dönemde - Avrupa Birliği'nin geldiği nokta “başarıda başarısızlık” yani; yeni güçlerin bu kadar hızlı çıkışını öngöremediği için mevcut oluşturduğu standartları sürdürmekte, finanse etmekte çok yapısal bir kriz yaşıyor ve dünyadaki yeni paylaşım mücadelesinin temelini de bu etkiledi.  Yani “borç-para-borç” ilişkisi içerisinde üretilecek kaynak kalmayınca dünyanın geri kalanı tekrar bir paylaşım alanı olarak ortaya çıktı.
 
2035 nüfus projeksiyonları çok yüksek çıkan Afrika ülkelerinin tamamının şu anda bölünme süreci yaşadığını görmenin de tesadüf olmadığını düşünüyorum. Örneğin Hindistan'ın önce Pakistan sonra Bangladeş olarak bölünmesinin Müslümanlar açısından ne ifade ettiğini gördüğümüzde, örneğin 2035’te Nijerya'nın nüfus projeksiyonun 500 milyon olduğunu düşündüğümüzde, bugün yaşadıkları sorunların tesadüf olmadığının altını çizmek gerekiyor. Dolayısıyla “öngörülemezlik”  parametresinin çok belirgin hâle geldiğini, birçok önemli gücün, ürettiği inisiyatiflerde istediğinin tam tersini almakla sık sık yüzleştiğini, başarılı olmanın bile ölçüsünün belirlenmesi gereken sofistike bir dönemi yaşadığımızı görüyoruz. Çok başarılı olmak da kontrol edilmesi, sürdürülebilir, yönetilebilir ölçülerde tutulması gereken bir konu. Bunun da sektörümüz açısından ne ifade ettiğini çokça egzersiz yapmaya ihtiyaç var. Şüphesiz Türkiye çok iyi niyetle girdiği birçok inisiyatifte de istediğinin tam tersi neticeler aldı son yıllarda.
 
Bunlar arasında, öngörülemezlik parametresi içerisinde çıkarmamız gereken dersler var. Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi istediğinin tam tersini alma konusunda örneklerle dolu. Fakat mevcut hâkim konumunu kullanarak bunları bugüne kadar hep farklı ülkelere fatura etmeyi; ekonomik, siyasi, askerî olarak tahvil etmeyi başardı ama bundan sonra onun da bu başarısızlıkları tahvil edebileceği adres sayısının azaldığını görmekte büyük fayda var. Bizim, öngörülemezlik boyutunda iyi niyetle de olsa tam tersi karşılaştığımız durumları düzeltmek için fırsatları zamanında ve yerinde kullanmamız gerektiği anlaşılıyor. Bu üç parametrenin hem sektörümüzü hem dünyayı dönüştüreceği tezi üzerinde duruyoruz.
 
İçinde bulunduğumuz sektör, Türkiye'nin gözbebeği. Adeta millî duygularımızı kabartan, millî bir ideal hepimiz için. Profesyonellik ile birlikte duygusal yönü fazla olan bir hadise ve son 10 yılda çok önemli mesafeler kat edildi. Türkiye şu anda ihtiyacının yaklaşık %60’ını millî imkanlarla halledebiliyor fakat kalan %40 daha çok yüksek teknoloji içeren, daha sofistike ve daha çok bağımlı olduğumuz alanlar. Belki gittiğimiz yolun iki katı daha gitmemiz gereken yol var. Kendimi gönüllü olarak Sektörden atfediyorum ve sektörümüzde bir ölçek değişikliğine gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. Adına “sektör reformu”, “güvenlik reformu”, “savunma reformu”, ne denirse densin, bunun nasıl yönetileceği konusu çok önemli. Belki tepeden değil de aşağıdan yukarıya doğru bir süreç inşasının daha sağlıklı olabileceği gözüküyor.
 
Bir de ülkeler için üç temel kıstas var; “siyasi hedefler”, “ekonomik hedefler” ve ekonomik hedeflerle uyumlu “sektörel hedefler”. Türkiye'nin böyle bir makro konsepti olduğuna dair kişisel olarak bir kanaate sahip değilim. Bunu başarabilen ülke sayısı oldukça az, konuşmak çok kolay ama kurumsallaştırmak çok zor. İslam ülkeleri içerisinde bunu görece başaran bir tek Malezya var. Siyasi ve ekonomik hedefleri bütünlük içinde olmayan sektörel politikaların da başarılı olma şansları oldukça zayıf. Birçok fedakârlığın, özverinin ve kazanımın da belki riske edilme durumu var. Bunun da altını çizmek gerektiği kanaatindeyim. Bu “sektör reformu”, şu anda bütçe ödeneği itibariyle gayri safi millî hasılanın %1,2’sini alan bir sektör için oldukça hayati. Çünkü bölgesel ve dengeleyici güç olma iddiasındaki bir ülkenin bu alanda daha büyük bir ölçek geliştirmesine ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Aynı zamanda yaşadığımız türbülans içinde de güvenliğin, hayatın her alanında merkeze alınması gereken bir dönemden geçiyoruz. Örneğin NATO yeni güvenlik konseptini stratejik iletişim olarak güncelledi. Bunu Silahlı Kuvvetler mensupları daha yakından takip ediyor şüphesiz. Sadece sert güç değil yumuşak güçle uyumlu, entegre edilebilen, modüler, hızlı ve yüksek teknoloji içeren bir sert güç konseptine sanırım ihtiyacımız var.
 
Bu yumuşak güç meselesinin sıklıkla gündeme getirsem de bu konuda ciddi bir tartışma yapabildiğimiz kanaatinde değilim. Bu meseleyi sadece sivil toplum kuruluşlarımızın çokluğu ile övünerek çözemeyeceğimize inanıyorum. Ayrılan mevcut kaynakların kanaatimce yarısının yumuşak güç inşası için ama bir çerçeve belirlendikten sonra harcanması gerekiyor. Bugün ülkelere gelen istikrarsızlık yumuşak güç üzerinden geliyor; panzehiri de yine yumuşak güç. Bu yumuşak gücün barış içinde veya istikrarsızlık içinde kullanana göre değiştiğini ve değişik ülkelerde farklı tezahür ettiğini hep birlikte görebiliyoruz. Dolayısıyla sert güçle entegre yönetilebilen bir yumuşak güç konseptine ihtiyacımız var. ASELSAN gibi, FNSS gibi, övündüğümüz birçok şirketimiz gibi, adı şirket olabilir yahut başka bir şey olabilir ama yumuşak güç kurumları için bir çerçeve yaklaşıma ihtiyacımız olduğu ve bu alana yatırım yapılması gerektiği gözüküyor. Çünkü devlet doğası değişiyor, değişen devlet doğasına bağlı olarak da bütün güvenlik ve savunma konseptleri değişiyor. İnşa ettiğimiz birçok kurumun, büyük kaynaklar ayırıp ayakta tuttuğumuz birçok kurumun bir süre sonra hiçbir işe yaramadığıyla da yüzleşebiliriz. Dolayısıyla yumuşak güç konusunda çokça tartışmamız gerektiği kanaatindeyim.  Değişen devlet doğasına nasıl uyum sağlayacağımız ve beklenti yönetiminin ulusal istikrar açısından ve uluslararası imaj açısından en temel unsur hâline geldiği noktada beklenti yönetimini değişen devlet doğasıyla uyumlu bir şekilde nasıl yönetebileceğimizin belirleyici olacağını düşünüyorum.
 
Son olarak da şunu söylemek istiyorum; nicelik üzerinden ürettiğimiz hedeflerin, çok tahripkar ve bizi genelde yarı yolda bırakan bir tecrübesi var. Hedeflerimizi nitelik üzerinden realize etmek gerektiği ve bunun üzerinde çokça durmak gerektiği kanaatindeyim. Biz 2023 projesini 2053 olarak yeniliyoruz. Henüz açıklanmadı ama seçimlerden sonra açıklayacağız. Burada dikkat çektiğimiz tek temel nokta; bu nicelik değerlerinden vazgeçip niteliğinin öne alınması. Çünkü nitelik geliştiği zaman, diğer konular da arkasından geliyor. 10 büyük ekonomiden birisi olmak gibi hedefler üzerinden bunu söylüyorum. Örneğin biz insani gelişmişlikte ilk beşe girmeyi hedef olarak 2053 projesine  koyduk. Bugün için belki komik duruyor ama bu tür nitelik değerlerine topyekün seferberlikle odaklandığımız zaman, savunma sektörümüzün de diğer bütün insan kaynağı altyapımızın da değişeceğini göreceğiz.
 
Bugün burada sunulacak olan “Türk Savunma Sanayiinin Geleceği” raporunu çok önemsiyorum. Raporun ilk bölümü kendi yaklaşımını ifade ediyor; takip eden 60 sayfada ise daha önce Cumhurbaşkanlığı tarafından, SASAD tarafından, TASAM tarafından ve çok değişik kurumlar tarafından yapılmış çalışmaların çok ciddi bir özeti ile dünyadaki değişik göstergelerin özetleri ve tabloları yer alıyor. Dolayısıyla hem ilk hem de ikinci bölümü itibarıyla derleyici, toparlayıcı ve bugüne kadar üretilenleri de kapsayan bir altyapı teşkil etmesi bakımından önemli olduğunun altını çizmek istiyorum.
 
Bundan sonraki süreçte, hem Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü’nün kurumsallaşmasına, hem İstanbul Güvenlik Forumu’nun başarısına hem de dünya güvenlik mimarisinin bir merkez ülkesi olarak Ülkemize yakışır bir temsille entelektüel anlamda bu işlerin yapılabilmesi için yüksek desteklerinizi, hizmetlerinizi ve ilgilerinizi bekliyoruz.
 
Sayın Bakanımıza ve tüm haziruna katılımları için şükranlarımı arz ediyor, saygılar sunuyorum.
 
(Türk Savunma Sanayiinin Geleceği Çalıştayı | Açılış Konuşması | 15 Ekim 2015, Ankara) Türk Savunma Sanayiinin Geleceği "Rapor"u için tıklayınız Detaylar için Tıklayınız
YUKARI