Devletin Bağışıklık Sistemi ve Yeni Dünya

Devletin Bağışıklık Sistemi ve Yeni Dünya

Ekselansları Hanımefendi Prenses, Sayın Bakanım, Sayın Valilerimiz, Sayın büyükelçiler ve Emniyet Genel Müdürlüğümüz, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğimiz gibi çok önemli güvenlik kurumlarından teşrif eden çok değerli delegasyon, Katar Silahlı Kuvvetleri’nden bir temsilci, bir dost korgeneralimiz başkanlığında iki tuğgeneralimizden oluşan heyeti, yine uluslararası düzeyde katılım gösteren sivil ve resmî katılımcılar, ülkemizde bulunan diplomatik misyon temsilcileri, askerî ataşeler, güvenlik ataşeleri, çok değerli akademisyenler... Katılımızdan ötürü şükranlarımı arz ediyorum.
 
Şüphesiz çok yoğun bir program var. Bu salonların şu andan itibaren, önümüzdeki iki gün içerisinde sürekli dolup taşacağını bekliyoruz, alınan teyitlere göre… Türkiye için bir ilk olan İstanbul Güvenlik Konferansı başlangıcının hem Ülke için hem Bölge için hem de Dünya için anlamlı bir katkı olmasını diliyorum. Münih, Cenevre, Berlin gibi büyük marka güvenlik konferansları açısından taze bir başlangıç yapmış oluyoruz. Fakat Türkiye’nin ve İstanbul’un temel farklılığını da her zaman ortaya koymaya çalışacağız. Burada Başkan olmak hasebiyle yapmam gereken teşekkürler var. Organizasyonun başarılı olması için Marmara Üniversitesi’nin sağladığı işbirliğine, özellikle Doç. Dr. Emel Parlar Hanımefendi ve yine Dr. Gonca Oğuz Gök Hanımefendi’ye akademik katkıları için özellikle teşekkür ediyorum. TASAM başkan yardımcılarımız, yönetimimiz ve bu projenin akademik koordinasyonunu yürüten Tolga Sakman kardeşime de içtenlikle teşekkür ediyorum. Başbakanlık Tanıtma Fonu, Emniyet Genel Müdürlüğü, ASELSAN, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu gibi bu toplantıya finansal veya kurumsal katkı sağlayan tüm kurumlara da yine içtenlikle teşekkür ediyorum. Teşekkür ve ifade olarak unuttuklarım varsa lütfen affetsinler.
 
Önümüzdeki yıl, 2016 İstanbul Güvenlik Konferansı’nı ilgili güvenlik kurumlarımızla daha fazla istişare ederek oluşturmayı düşünüyoruz. Burada yapacağımız güçlü başlangıcın, önümüzdeki yılın başarısını da belirleyeceğini düşünüyorum. Bu anlamda güvenlik kurumlarımızın da bilgi ve birikimlerine, yönlendirmelerine çok ihtiyacımız olduğunu tekrarlıyorum.
 
Konferansın gündemi ve içeriğiyle ilgili bir bakış açısı oluşturması açısından izninizle bir genel ufuk turu yapmak istiyorum. Şüphesiz BM’nin 70. kuruluş yıldönümünü bütün dünyada kutluyoruz. Yaklaşık 50 ülkede güçlü programlar yapıldı. Fakat bu bir anma ve kutlamadan öte 70. yılda dünyanın geldiği nokta itibarıyla, yönetilebilirlik açısından, güvenlik ve refah açısından dünyanın ne noktada olduğu aslında BM’nin de ne noktada olduğuyla doğru orantılı. Taşınan bölgesel ve küresel risklerin de nasıl yönetileceği BM’nin geleceği açısından belirleyici olacak. Bu anlamda BM’nin şahsında dünyadaki olumlu ve olumsuz göstergeler için çok yoğun övgü ve eleştiriler var. Hepsinin de haklılık payı var. Küresel sistemin dönüşümünün, küresel parametrelerin dönüşümünün BM’nin ne olacağını da belirleyeceğini düşünüyorum. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sistemin bir ürünü olarak BM bugüne kadar işlevini sürdürdü. Fakat bu sistem büyük ölçüde çatırdıyor ve büyük türbülanslar yaşıyoruz. Bu sistemin yenilenmesi gerekirse nasıl bir dünyayla karşılaşacağımız konusunda ve BM’nin de ne olacağı konusunda çokça tartışmamız ve bu tartışmaların da BM’ye katkı yapması gerektiğine inanıyorum.
 
Çok gerilere gitmeden bugün yaşadığımız türbülansın nedenleri üzerinden başlamak istiyorum. 2008 sonuna doğru ABD’den başlayan ve sonra Avrupa’yı da içine alan bir kaynak krizi yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana özellikle kullanılan enstrümanlarla borç-para-borç ilişkisi üzerinde, sabit kaynakların çok üzerinde değer üretmiş, Batılı uluslararası sistemin kaynak bulmakta zorlandığını ve çok büyük bir kaynak krizi yaşadığını bu kriz görünür hâle getirdi. Hemen akabinde de çok türbülanslı bir döneme girdik. Arap Baharı gibi birçok süreç gelişti. Aslında temelde yaşadığımız kavga bir kaynak krizi.
 
Batılı merkezler Doğu’da ve Güney’de bu kadar çok yeni gücün, özellikle Çin’in hızla çıkacağını ve dünya iktisadi pastasından bu kadar pay alacağını öngöremedikleri için çok büyük bir bunalıma girdiler. Önümüzdeki beş yıl - on yıl olarak öngörüyordum ama on yıl uzun bir süre olmaya başladı - bu türbülansın bir yere oturup oturmayacağını gösterecek. Bu türbülansın ve Doğu’yla Batı arasındaki rekabetin üç temel enstrüman kullandığını sıklıkla söylüyoruz. Bunları biraz daha açmaya çalışacağım. Bu rekabet parametreleri; “mikro-milliyetçilik”, “entegrasyon” ve “öngörülemezlik “olarak şekilleniyor.
 
Mikro-milliyetçiliğin acı sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. Mikro-milliyetçiliğin tarifini tekrarlamakta fayda var. Sadece etnik köken milliyetçiliği değil, potansiyel vaat eden her türlü farklılık olarak değerlendirildiğini ve bu şekilde uygulandığını belirtmekte de fayda var. Uluslaşma sürecini tamamlayamamış ülkelerin çözülmeye başladığı, uluslaşma sürecini tamamlamış olan ülkelerin bağışıklık sistemlerinin tehdit altında olduğu ve uluslaşma kurumsallaşmalarının zayıflatılmaya çalışıldığı, uluslaşmayı tamamlamış federatif yapıya geçmiş AB gibi veya başka organizasyonlar gibi daha bir üst lige geçmiş olanların da ulus-devlet çizgisine geri itildiği ve müteakiben de daha mikro-milliyetçi çerçeveye sürükleneceği bir süreç yaşıyoruz.  AB’ de yaşanan göçmen krizi, Paris’te son bir yıl içerisinde yapılan iki büyük saldırı gibi olaylar tekrar AB içerisinde ulus-devletleşmeye, sınırları kapatmaya, Schengen’i askıya almaya doğru giden tartışmaları başlattı. Bu tekrar ulus-devlet çizgilerinin netleşmesine doğru giderse, ikinci dalgasının mikro-milliyetçilik olarak geleceğini bekleyebiliriz. Herkes bulunduğu pozisyon içerisinde mikro-milliyetçiliğin farklı bir alanını yaşıyor. Önümüzdeki on yıl için öngörülen 400 veya 800 üyeli bir uluslararası sistemin çok da olasılık dışı olmadığını değerlendirmekte fayda olduğu kanaatindeyim. 
 
İkinci temel enstrüman “entegrasyon”. Bu kadar küçük devletin ve aday küçük devletçiklerin uluslararası sistemde var olması mümkün olmadığı için dünyada birbirine zıt gibi görünse de çok değişik şekillerde mikro-milliyetçilik ile eş zamanlı entegrasyon hamlelerinin hızlandığını görüyoruz. Latin Amerika’dan Asya’nın tüm bölgelerine kadar, Afrika’ya kadar. Aslında ilk aşamada bölgesel yahut uluslararası örgütler eliyle dünyanın yönetilebilir hâle gelmesi, ardından entegrasyonun da bir tek dünya devleti olduğu tezine güçlü şekilde katılıyorum. Bu yapısal dönüşüm başarılı olursa çok büyük acılarla olabileceğini, olmazsa da daha büyük acılara yol açabileceğini öngörmemiz gerekiyor. Önümüzdeki zihinsel eşik; hangi entegrasyon veya entegrasyonlar içerisinde bulunmanın sağlıklı olacağı yönünde hareket etmek gerekiyor. Çünkü dünyanın geldiği nokta itibariyle tek bir organizasyon içerisinde olma ülküsü hiç kimse için yok. Dolayısıyla öncelikleri doğru sıralanmış entegrasyon tercihlerinin ne olacağı konusuna da çok fazla odaklanmak gerekiyor. 
 
Üçüncüsü, “öngörülemezlik” parametresi. Artık bütün dünyanın, bütün şirketlerin, hatta ailelerin, bütün hayatın her anının inanılmaz bir hızla değiştiği ve öngörülemezlik çerçevesinde yaşandığı bir dünyaya girdik ve bu dünyada öngörülemezlik çok daha hızlı bir şekilde gidiyor. Dolayısıyla bitmeyen bir kriz yönetimi anlayışına ihtiyaç var. Buradaki en sofistike gelişmelerden biri de bu öngörülemezlik açısından “başarıda başarısızlık” kavramının çıkmış olması. Çünkü orantısını iyi ayarlayamadığınız yüksek bir başarı bize çok büyük bir fatura olarak da dönüyor. Dolayısıyla ne kadar başarılı olmanız gerektiği konusunda bile sofistike bir akla ihtiyaç var. Örneğin AB’nin geldiği nokta, başarıda başarısızlık. Çünkü dünyayı cennete çevirme idealiyle standartları çok fazla yükseltti ve dünyayı cennete çevirecek kaynakların ilelebet elinde olacağını düşündü. Ama bugün o kaynaklar başka ülkeler tarafından paylaşıldığı için kendi standartlarını sürdüremiyor ve çok büyük bir sarmala girdi. Dolayısıyla başarıda başarısızlık kavramının önemli bir gösterge olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
 
Bu üç parametre üzerinden konuşmamın ikinci başlığı “küresel etkiler”, onları da sizlere madde madde arz edeceğim.
 
Birincisi “orta sınıfın tasfiyesi”. Sovyet kaldıracıyla son elli - altmış yılda Batı’da inşa edilmiş olan orta sınıfın, emek sınıfının; yine son on yılda Çin eksi kaldıracıyla (ters kaldıracıyla) emek sınıfının ve orta sınıfın hızla tasfiye olduğunu görüyoruz. Orta sınıfı olmayan ülkelerin ya otoriter rejimlerle yüzleşmek zorunda kalacağını ya da kaosa sürükleneceğini görmemiz gerekiyor. Bu orta sınıfın erimesi meselesi dünyada iktisadi dengeler ve güvenlik açısından, devletlerin ne olacağı açısından da belirleyici olacak.
 
İkincisi “iklim değişikliği”. Yine insanoğlunun doğaya verdiği tahribat neticesinde yaşanan ve hiçbir ülkenin tek başına yönetemeyeceği gelişmeler. Bu anlamdaki sonuçların da abartısız olarak çok hızla arttığını ve bunun birçok alanda farklı olumsuzluklara yol açtığını hep birlikte görüyoruz.
 
Bir diğer sorun dünyadaki “değerler sorunu”. Çok geriye gitmeden, 20. yüzyıl başına kadar büyük devletler, büyük imparatorluklar serüveni vardı. Fakat özellikle İkinci Dünya Savaşı ile birlikte ideolojik - kapitalist ve sosyalist - kamplaşmalar üzerinden dünya yönetildi. Çok güçlü ideolojik endişeler, bağlar ve tartışmalar vardı. Fakat özellikle 90’lardan sonra başlayan süreçte sadece ekonomik, yatay ilişkilerin geçerliği olduğu bir dünya düzeni oluştu. Dünyadaki değerler anlamında, etik - ahlaki ilkeler anlamında çok sorunlu ve türbülanslı bir dönem yaşıyoruz. Bu kişilerin hayatından devletlere, uluslararası kişilere kadar yaygınlaşan bir sorun. Dünyanın çok ciddi bir değerler sorunu ile karşı karşıya olduğunu görmemizde fayda var. Örneğin; Çin ikinci büyük ekonomi olmasına, bankacılık aktif büyüklüğü 31 trilyon dolara ulaşmış olmasına rağmen henüz - Çinli dostlarımız buna sitem etmesinler - henüz dünyaya etik, ahlaki önceliklerini gösteren bir model ortaya koyamadı. Sadece agresif ekonomik yayılma üzerinden politikalarını gerçekleştiriyor. Özellikle yeni oyuncuların, dünyada yaşanan bu değerler sorununa ciddi katkılar yapması gerekiyor ki toplamda ortaya sağlıklı bir netice çıksın.
 
Dördüncü küresel meydan okuma da; “üretim, tüketim ve büyüme ilişkisi”. Sürekli üretmek, üretileni sürekli tüketmek ve dolayısıyla büyümek zorunda olan bir ekonomik sistem formülünün sürdürülebilir olmadığı ve dünyanın, birtakım organlarını yiyerek vücudunun geri kalanını ayakta tutan insan gibi bir anlam taşıdığı bir döneme girdik. Üretim, tüketim ve büyüme arasındaki ilişkinin formülünün bugün imkansız olduğu söylense de eğer değiştirilmezse dünyanın sonunu hazırlayabilecek bir formül olduğunu tekrarlamakta fayda görüyorum. Dünyanın ne bu hızda kendini yenileme imkanı var ne de insanlığın bu yürüyen sisteme maddi - manevi değerler bütünü itibarıyla intibak etme imkanı var. Üretim, tüketim ve büyüme arasındaki ilişkinin küresel etki açısından mutlaka yeniden yorumlanması gerektiği bir dönemdeyiz.
 
Son küresel etki olarak da; “teknolojideki gelişmeler ve dünyanın her alanda bir dördüncü boyuta taşınması”. Mevcut zihinsel altyapımızın bile bunu takip etmekte zorlandığı bir döneme giriyoruz. Örneğin; dördüncü sanayi devrimi tartışmaları birkaç yıldır başladı. Eğer Türkiye bu sürece uyum sağlayamazsa önümüzdeki birkaç yıl içerisinde makina parkının yüzde sekseni çöp olacak. Çünkü dördüncü sanayi devrimi dediğimiz şey, makinaların birbiriyle konuşması olarak tarif edilen ve ilk sanayi devriminden onlarca kat daha fazla sonuç üretebilecek olan bir mekanizma. Sanayi de olduğu gibi, hayatın her alanında, yumuşak ve sert bütün alanlarda bir dördüncü boyuta geçişin olduğunu da göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
 
Peki, son olarak reçetemiz ne? Devleti hep şu şekilde tarif ettim; “devlet görünmeyen bir bağışıklık sistemidir”. Yani işin askerî tarafı, polis tarafı, onun ekipman tarafı, silah tarafı aslında işin biraz psikolojik vitrini, caydırıcı özelliğidir. Devletlerin bağışıklık sistemleri çöktüğünde, polis de, asker de ve onların sahip olduğu ekipman da fazla bir işe yaramaz. Devletlerin görünmeyen bağışıklık sisteminin çok güçlü tutulması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bağışıklık sistemi çöken devletler çevremizde gördüğümüz gibi çok hızlı kaosa ve istikrarsızlığa giriyorlar, yenileri de yolda. Dünyada yüze yakın ülkenin alt katında yangın üst katında düğün var. Bazı ülkelerin binadaki kat sayısı fazla olduğu için yangın yukarıya doğru çıktıkça kat değiştiriyorlar ama çıkılacak son kat elbet bir gün gelecek. Bu alt katta yangın üst katta düğün formülünün bozulması için de ilgili ülkelerin ve devletlerin biraz daha öngörülü, vizyonlu, ferasetli, basiretli olması gerektiği kanaatindeyim. Devlet doğasının gelişimi yani küresel, bölgesel meydan okumalara karşı devletin nasıl yapılanması gerektiği konusundaki soru önümüzdeki dönemde çok hayati bir önem arz ediyor. Bu anlamda farkında olan ülkeler kendini hemen belli ediyor. Fakat ideolojik kamplaşmalarla ülke sinerjisinin yüzde doksanını kullanamayan ve bu konulara odaklanmaya fırsat bulamayan ülkelerin de bu treni kaçırmak üzere olduğunun altını çizmekte fayda olduğunu düşünüyorum.
 
Bir diğer reçete; “yumuşak güç inşası” meselesi. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kıt kaynaklarını büyük ölçüde sert (askerî) güç kapasitesi inşa etmeye yönlendiriyorlar. Aslında dünyadaki yeni konsept bunun en azından yarı yarıya bölünmesi gerektiği yönünde ve yumuşak güç inşasının sert güçle uyumlu şekilde yönetilmesi gerektiğini söylüyor. Fakat yumuşak güç inşası sıklıkla söylediğimiz gibi sadece çokça sivil toplum kuruluşuna sahip olmayı değil, bu anlamda gerekirse şirketleşmiş gerekirse sivil toplum anlamında stratejik olarak iyi planlanmış bir altyapıyı gerektiriyor.
 
Sert güçle dengeli hareket eden bir yumuşak güç inşasına bütün dünyada ihtiyaç var. Bu aynı zamanda değerler sorununun aşılmasında da, manipulatif girişimlerin önlenmesinde de çok önemli olabilecek bir enstürman. Yumuşak güç inşasına devletlerin, ilgili kamu otoritelerinin çok daha öncelik vermesi gerektiği gözüküyor. Çevremizde yaşadığımız sorunlarda başlangıç olarak hiçbir tehdidin sert güç tarafından gelmediğini, tamamının yumuşak güç üzerinden istikrarsızlaştırıldığını, müteakiben gerektiğinde sert gücün - o da çok lokal ve mobilize olarak - devreye girdiğini hep birlikte görüyoruz. Hem istikrarsızlığa karşı koyması açısından hem de istikrarı sürdürmek açısından yumuşak güç inşasının çokça tartışılması gerektiğini tekrarlıyorum.
 
Bir diğer reçete ise ilgili bütün ülkelerin bütün bu meydan okumalarla beraber “enerji, su ve gıda güvenliği” konusunu gündemlerinin ve millî güvenlik belgelerinin ilk sırasına taşımaları gerektiği kanaatindeyim. Çünkü şu anda birçok büyük güç özellikle Afrika’da, Asya’da bütün güvenlik senaryolarını, çatışma ve barış senaryolarını enerji, gıda ve su güvenliği üzerinden çalışıyorlar. Örneğin; Himalayalar’dan çıkan bir su iki buçuk milyar insanı ilgilendiriyor ve çok uzun olmayan bir vadede çatışma sebebi olabilir. Dünyadaki gelişmeleri iyi okuduğumuzda enerji, su ve gıda güvenliğinin hayatın devamı açısından ve devletlerin otoritesini sürdürebilirliği açısından en temel alan olduğunu söylemekte fayda görüyorum.
 
Diğer bir öneri de, “makro hedef bütünlüğünün sağlanması”. Çünkü bir ülkenin siyasi hedefleri ve ekonomik hedefleri ile sektörel hedefleri; peşi sıra, alt alta veya üst üste, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya birbiriyle uyumlu değilse o ülkenin güvenlik politikaları da, savunma politikaları da çoğu zaman işlevsiz kalıyor, bir takım kişisel ve kurumsal fedakârlıklarla yürütülen süreçlere dönüşüyor. Önce siyasi ve ekonomik hedefler daha sonra güvenlik politikaları ile savunma politikalarının yönetilebilirlik ve sürdürülebilirlik açısından kurgulanması gerekiyor. Bu anlamdaki bu makro hedef bütünlüğünün önemine dikkat çekmek istiyorum. Yoksa bu konferans da dâhil birçok girişim çok az faydayla sonuçlanacaktır diye düşünüyorum.
 
Bir diğer konu, “din, dil, tarih ve coğrafyaya çok fazla güvenilerek birçok alanın ihmal edilmesi”. Bu bizim kendi bölgemiz için geçerli olduğu gibi herkesin kendi kültürel havzası için de geçerli. Afrika için de, Latin Amerika için de geçerli. Sadece din, dil, tarih, coğrafya beraberliğinden hareket ederek sorunları çözeceğimizi düşünmenin çok yanıltıcı olacağına inanıyorum. Nitelikli insan kaynağına sahip uluslararası işgücünden ciddi pay alan ülkelerin din, dil, tarih ve coğrafya avantajlarını çok maksimize edebileceklerini de öngörmemiz gerekiyor. Hatta bazen bu din, dil, tarih ve coğrafya beraberliği iyi yönetilmediği zaman bölgemizde olduğu gibi çok büyük istikrarsızlıklara ve iç savaşlara da sebep olabiliyor.
 
Son olarak şunu arz etmek istiyorum; “stratejik iletişim” konusu.
 
Bildiğiniz gibi NATO güvenlik konseptini büyük ölçüde iletişim olarak yeniledi ve yeni bir birim de oluşturdu bu anlamda. Stratejik iletişimin artık sosyal medya da dâhil olmak üzere çok farklı yorumlandığı bir çağa giriyoruz.
 
İçinde “iletişim” kelimesi geçtiği için hemen “halkla ilişkiler” olarak algılanıyor ama hayatın her alanındaki verileri kontrol ederek, gerekirse yönlendirerek güvenlik sağlama noktasında hem ulusal hem uluslararası anlamda “stratejik iletişim” konseptinin güvenliğin merkezine oturduğu, bu konuda dünyada ve Türkiye’de birçok tartışmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.
 
Bütün bu çerçeve içerisinde gerekli önlemleri almazsak her bölgenin kendi “Sykes-Picot”u ile karşılaşabileceğini ve bölgemiz için de böyle bir riskin var olduğunu, yaşanmakta olduğunu da söylemekte fayda görüyorum. Dinlediğiniz için, katıldığınız için tekrar şükranlarımı sunuyorum. Konuşmam esnasında Emniyet Genel Müdürümüzü temsilen Emniyet Genel Müdür Yardımcımız geldiler, onlara da hoş geldiniz diyorum. Tekrar teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
 
( TASAM Başkanı Süleyman Şensoy’un İstanbul Güvenlik Konferansı Açılış Konuşması | 04.12.2015 | İstanbul  )
 
Detaylı bilgi için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz
http://tasam.org/tr-TR/Etkinlik/3709/istanbul_guvenlik_konferansi_2015
YUKARI